Temel Görüşlerimiz

07.11.2010 |Militan

Bugün dünyada birileri uzaya tatile giderken, birileri bir lokma ekmek bulamadığı, yatacak yeri olmadığı için mezara giriyor. Her yıl önemli miktarda ürün denize dökülürken, ya da stoklarda çürümeye terk edilirken, insanlığın üçte biri günde 2 doların altında bir parayla yaşamını sürdürmeye zorlanıyor. Dünya nüfusunun yüzde 10′unu oluşturan azınlık zenginliğin yüzde 80′inden fazlasını elinde bulundururken, yüzde 50′lik kesim zenginliğin yalnızca yüzde 1′ine erişebiliyor. Yüzbinlerce boş konut varken, milyonlarca insan sokaklarda yaşıyor. Toplumun iki karşıt kutba, iki uzlaşmaz sınıfa bölündüğünün bundan daha çarpıcı bir kanıtı olamaz. Bu pisliğin, haksızlığın, sömürü düzeninin adı kapitalizmdir ve kapitalizm ancak işçi sınıfının ve onun önderliğindeki diğer emekçilerin örgütlü militan mücadelesiyle devrilebilir.

Kapitalizm tarihin gelmiş geçmiş en güçlü, en ileri, ama aynı zamanda en mantıksız sistemidir. Kapitalizm bütün doğruları ve varsayımları baş aşağı çevirir. Bu yüzden kapitalizmi ancak sınıf çelişkileri üzerinden ve sınıf mücadelesi penceresinden bakarak anlayabiliriz. Örneğin geride bıraktığımız 2009 yılı tüm dünyada krizle geçti. Milyonlarca insan işsiz, evsiz, güvencesiz bir hayata kavuştu! Ama kriz işçi ve emekçiler için felaket, burjuvazi için fırsat demektir. İşçi sınıfı yoksullaşırken, burjuvazi servetine servet kattı, dünyanın en zenginleri ortalama yüzde 50 büyüdü! Kriz birilerine krizken, birilerine zenginleşme fırsatı demektir. Tablonun iki tarafını da görenler için tek bir seçenek vardır: Devrim!

İşçi sınıfının önderliğinde gerçekleşecek sosyalist dünya devrimi, insanın insan tarafından sömürüsünün, her türlü eşitsizliğin, ayrımcılığın, savaşların, yabancılaşmanın ortadan kalktığı, insanlar arasında çıkarsız ilişkilerin kurulduğu bir bolluk toplumu olan sosyalizmin kapılarını açacaktır.

Kapitalizm dünyanın en güçlü sistemi olduğundan, salt karşı çıkışla ya da salt örgütlü mücadeleyle değil, ancak örgütlü mücadeleyi sağlam bilimsel fikirlerle birleştirerek alaşağı edilebilir. Bunun nedeni çok açık: Çünkü kapitalizm muazzam servetinin verdiği güç sayesinde, yalnızca zor ya da şiddet yoluyla değil, aynı zamanda ikna ederek, yani bir ikna-şiddet diyalektiği temelinde yönetir. Terazinin bir kefesinde zor, baskı ve şiddet, diğer kefesinde ikna, rıza ve bağlılık vardır. Örneğin yukarıda bahsedilen 2009 yılına ilişkin veriler bir burjuva dergisinden (Forbes) alınmıştır. Kapitalizmden önceki sistemlerde, hattâ kapitalizmin bugünkü kadar zenginleşmediği ilk dönemlerinde bu tür bilgiler açıklanmaz, saklanırdı. Oysa bugün burjuva medyada kimi zaman en radikal düzen eleştirilerine, en muhalif kesimlerin konuşturulduğuna, mesela TEKEL direnişi, Taksim-1 Mayıs’la vb. ilgili haberlerin bol bol yayınlandığına şahit oluyoruz. Nasıl oluyor da egemen sınıf kendi düzeninin altını oyacak bu tür şeylere izin veriyor? Kapitalizmin sahte özgürlüklerinin, yani burjuva demokrasisinin karmaşık labirentlerinde kaybolmamanın yolu bilimsel bir mücadele yöntemine sahip olmaktır.

Bu bilimsel mücadele yönteminin adı, sosyalizm, ya da aynı anlama gelmek üzere, komünizmdir. Kapitalizmi ancak Marx ve Engels tarafından üretilen, Lenin ve Troçki tarafından emperyalizm çağına uygulanarak geliştirilen bilimsel sosyalizm teorisiyle, yani Marksizmle donanarak alt edebiliriz.

İnsanların ihtiyaçlarından katbekat fazlasının üretildiği, yani nesnel anlamda bolluğun hâkim olduğu bir dünyada en temel ihtiyaçlarını karşılayamadıklarından ötürü milyonlarca insanın ölmesine sebep olan bağımsız üreticilerin kâr (mübadele) için üretimine dayalı piyasa ekonomisi kaldırılmalı ve onun yerine, birbirine bağlı üreticiler topluluğunun (ya da komününün) merkezî, planlı, ihtiyaca göre üretimini ifade eden dünya çapında örgütlenmiş, sınıfsız ve sömürüsüz bir üretim tarzı almalıdır. Bu toplumun adı komünizmdir.

Sosyalizm, komünizm, Marksizm ve Leninizm tabirleri, yirminci yüzyılın özellikle de ikinci yarısına damgasını vuran Stalinizm garabeti ve SSCB vb. ülkelerde görülen “sosyalizm” deneyimlerinden ötürü büyük yara almış, sosyalizme ilişkin anlayış da baş aşağı çevrilmiştir. Ama yıkılan ya da ölen sosyalizm değil, Stalinizmdir. İşçi sınıfı devrimcilerine düşen görev, yeni yollar, yeni dinamikler, yeni kılavuzlar bulmak değil, Marksizmi ve Leninizmi günümüze taşıyarak yeniden ayakları üzerine dikmektir.

Bolşevik militanlar açısından Marksizmi ve Leninizmi savunmak, onun devrimci mevzilerini korumak esastır. Bu sahiplenme, bedeli dikkate alınmadan, körü körüne yapılan bir savunma değil, aksine bilimsel temellere dayanan bir gelenek takipçiliğidir. İşçi sınıfının devrimci mücadelesi haklı ama tarihsel dayanaklardan yoksun, ütopyacı bir mücadele değildir. Tarihte hiçbir düşünce Marksizm kadar saldırıya uğramamıştır, çünkü tarihte işçi ve emekçilerin görüşlerini Marksizm kadar bütünlüklü, güçlü ve sağlam bir şekilde savunan başka bir ideoloji olmamıştır. İşçi sınıfının mücadelesi bu öze sahip olduğu sürece burjuvaziye korku salmaya devam edecek ve günü geldiğinde yeni bir toplumun kurulmasına önayak olacaktır.

Marksizm bir eylem kılavuzudur. Anlamlı bir eylem ise ancak bilinçli ve örgütlü olur. Bu yüzden Marksizmin bir düşünce akımından ibaret olmadığını söylemek yetmez, şunu da eklemek gerekir: İşçi sınıfının sermayenin diktatörlüğüne son vermek için devrimci bir partiye, hem de ulusal değil, dünya çapında örgütlenmiş bir Enternasyonal partiye ihtiyacı vardır. Marksizm ve Leninizm her şeyden önce işçi sınıfının bu devrimci partisini kurmak için gereklidir.

İşçi sınıfının devrimci partisinin gücünü “kelle sayısı”na bakarak değil, sahip olduğu nitelikli unsurlara, yani mücadeleyi hayatının merkezine koymuş, disiplinli çalışmayı bilen kadrolara bakarak ölçmek gerekir. Devrimci partiyi yalnızca sayı üzerinden değil, sınıf hareketinde ve kitlelerin günlük hayatında elde ettiği mevziler, sahip olduğu nitelikli unsurlar, bağlantıları, ajitasyon alanı, yani kısacası siyasi nüfuzu üzerinden değerlendirmek gerekir. Kendi kabuğuna çekilmiş, diğer örgütlerle ve burjuvazinin işçi sınıfı hareketi içindeki ajanlarıyla (sendika bürokrasisi, reformist-şovenist partilerin temsilcileri vb.) temastan kaçınan, kadroları bu anlardaki tartışmalar içinde yetişmemiş, grev ve direnişlerde, ya da diğer ekonomik mücadelelerde bilfiil yer alarak kitlelerin değişen duygu ve düşüncelerini takip etmekte deneyim elde edememiş ve en genel anlamıyla mücadeleye atılan işçi sınıfının nerede ne istediğini içgüdüleriyle sezinleyemeyen bir parti işçi sınıfını devrime taşıyamaz.

Bu nedenle devrimci partinin inşası yolunda, öncelikle, bir devrimciler örgütünün kurulması şarttır. Bu devrimciler örgütü, işçi sınıfı mücadelesini hayatının merkezine koymuş, kendisini hem teoride hem de pratikte geliştirmiş, disiplininden asla taviz vermeyen, daha hareketin yükselmediği dönemde kitlelerin içinde küçük bile olsa sağlam mevziler elde etmiş kadrolardan ve öncü işçilerden oluşur. Bu kadrolar mücadeleye ve yoldaşlarına kopmaz bağlarla bağlı, düşüncelerini ve yoldaşlarını mücadelenin ateşi içinde sınamış, gizlilik kurallarını bilen, kitlelerin geri durumda olmalarını mutlak bir engel olarak görmeyip ilkelerinden taviz vermeden onlarla bağ kurmaya çalışmakta direnecek kadar militanlaşmış, yani sözde değil, sınıf çizgisinde militan olmalıdırlar. Ancak böyle bir çekirdekle devrimci parti inşa edilebilir.

Nitekim Militan’ın öncelikli hedefi, işçi sınıfının ve öğrenci gençliğin öncü, aktif, cevval, sabırlı ve inatçı kesimlerini ortak bir ideoloji etrafında sıkı sıkıya kenetlenmiş, güçlü bir çekirdek haline getirmektir. İşçi sınıfına olan yönelimimiz soyut değerlerden değil, işçi sınıfının toplumsal ekonomide tuttuğu yerden kaynaklanır. Öğrenci gençliğin (daha genel bir tabirle söylersek, aydınların) mücadelede öncelikli yeriyse, insanlığın bilgi birikimine görece daha rahat erişme olanağına sahip olmaları ve aynı zamanda mücadelenin yükünü sırtlama, yani koşturma, mücadelenin tozunu yutma konusunda daha fazla zamana sahip olmalarından gelir. İşçi sınıfının devrimci partisini kurabilmek için bu iki kesimin buluşması ve kaynaşması şarttır.

İşçi sınıfının esas gücü toplumdaki ezici çoğunluğu oluşturmasından ve zenginliğin üreticisi olmasından kaynaklanır. Marksistler işçi sınıfı derken yalnızca sanayi işçilerini ya da kol işçilerini değil, geçinmek için işgücünü satmaktan başka çaresi olmayan ücretli çalışanların tamamını kastederler. Bu yüzden biz durursak hayat da durur!

Gelişimi ve kısıtlı boş zamanı nedeniyle devrimci fikirlerle tanışması güç olan işçi kitlelerinin aksine, öğrenci gençliğin ve genel olarak aydınların komünist ideolojiyi düşünce bazında benimsemeleri daha kolay olsa da, komünist ideolojiyi bir yaşam tarzı, bir kişilik meselesi ve kendini var etme biçimi olarak görmeyip, bir fikir akımı düzeyine indirgemeleri ve bu şekilde algılamaları da çok sık görünen bir durumdur. Bu handikapı aşmanın en iyi yolu, aydın kökenli devrimcilerin işçi hareketinin içine girmeleri, deyim yerindeyse, mayalarının daha baştan işçi çalışmasıyla yoğrulmasıdır. Ancak bu sayede işçi sınıfının ihtiyaç duyduğu devrimci parti kurulabilir.

Parti demek her şeyden önce bir program ve gelenek demektir. İşçi sınıfının kendisine yaraşır bir parti kurabilmek için öncelikle temel ilkelerini ortaya koyması ve bunları tutarlı bir bütün haline getirmesi şarttır. Ancak mücadelenin ve toplumsal hayatın her alanına tutarlıkla uygulanabilecek bütünlüklü bir ideolojiyle devrimci parti inşa edilebilir. “Kervan yolda düzülür”, “nerede hareket orada bereket”, “hareketin içinde teoriyi yaratmak” gibi anlayışlar Marksizme yabancıdır. Kadrolar ancak kapitalist ideolojinin görünür ve görünmez saldırılarına karşı devrimci teoriyle donandıkları takdirde akıntıya karşı yüzebilirler. Tam da bu nedenle, der Lenin, devrimci program ve onu hayata geçirecek taktik ve stratejiler için yürütülen amansız mücadele, ileride açıktan yürütülecek sınıf mücadelesinin provası ve hazırlığıdır.

Devrimci program bugün hayatta olan sınırlı sayıda bireyin kafasından uydurduğu bir hazır reçete değil, her şeyden önce 200 yıldır devam eden sınıf mücadelesi deneyimlerinin ve 150 yılı aşkın zamandır onun en nadide parçasını oluşturan devrimci Marksist geleneğin ürünüdür. Bugüne uygulanacak doğru fikirler ancak geçmiş mücadele deneyimlerinin ve devrimci fikirlerin, yani geleneğin özümsenmesiyle olur.

Militan olarak, Marx, Engels, Lenin ve Troçki’de cisimleşen devrimci geleneği, bu devrimci önderlerin üyesi oldukları Birinci Enternasyonal’i, İkinci (Sosyalist) Enternasyonal’i, Üçüncü (Komünist) Enternasyonal’i ve son olarak Dördüncü Enternasyonal’i sahipleniyoruz ve aynı anlama gelmek üzere, kendimizi Marksist, Leninist ve Troçkist olarak nitelendiriyoruz. Geleneği olmayan, üzerinde yükseldiği devrimci mirası reddeden bir hareketin başarıya ulaşması mümkün değildir. Elbette hiçbir düşünce, ideoloji, teori vs. geleceğe kusursuzca aktarılamaz. Fakat hiçbir doğru da anlık, uçucu değildir. Bugün insanlığın bilgi birikiminin Marksizmi oluşturan öğelerin büyük çoğunluğunu aşmadığını, Marksizmin önderlerinin haklı çıktıklarını biliyoruz. Biz bu doğruları kabul ettiğimiz, bu doğrulardan beslendiğimiz için Marksizmi aştığımızı iddia etmiyoruz, aksine çekinmeden, gururla Marksist olduğumuzu, Marx’ın, Engels’in, Lenin’in, Troçki’nin takipçileri olduğumuzu söylüyoruz. Bilimsel yaklaşımın bir ayağı eleştirmek, sorgulamak, yeniden üretmek, canlı gerçekliğe uygulamakken, diğer ayağı öncesinde söylenmiş doğruları sahiplenmektir. Biz komünist devrimciler olarak Marksizmi, Leninizmi ve Troçkizmi doğrusuyla yanlışıyla kendi geleneğimiz olarak sahipleniyor ve saf burjuva ideoloğundan küçük burjuva devrimcisine, reformistinden Stalinistine, merkezcisinden “yeni dinamikçi”sine, “sol” komünistinden anarşistine kadar sol hareket içindeki tüm akımlara karşı gururla savunuyoruz.

Bugün devrimci siyasetlerin ezici çoğunluğu Marksizmi ve Leninizmi sahiplendiği iddiasındadır. Bolşevik-Leninistler açısından Marksizm ve Leninizmde hak iddia etmenin en temel kıstasları: Toplumu dönüştürecek temel güç olarak işçi sınıfını tanımak; devrimci, komünist bir Enternasyonal partinin gerekliliğini savunmak ve bu uğurda hem teorik hem de pratik düzlemde gerçekten çaba harcamak; bu partinin lafta değil, gerçekten enternasyonalist olması için uğraşmak, yani enternasyonalizmi enternasyonal dayanışma ya da işbirliğine indirgememek; işçi devletini Lenin’in Devlet ve Devrim’de dile getirdiği görüşleri temel alarak kavramak; sosyalizmi Marx ve Lenin’in tarif ettiği şekliyle, sınıfsız, sömürüsüz, devletsiz bir toplum olarak kabul etmek; Bolşevik Devrimi’ni hiç eğip bükmeden savunmak; toplumdaki (başta kadınlara, ezilen uluslara, göçmenlere, eşcinsellere olmak üzere) her türlü ayrımcılığa karşı durmaktır. Bu temel ilkeler olmadan Marksist ya da Leninist olunamaz.

Bu ilkeler Marksist ve Leninist olmak için temel şartlardır. Bu uğurda yeter şart ise Troçkizmdir. Troçkizmi anlamak ve Stalinist çarpıtmalardan kurtulmak için en iyi panzehir Marx, Engels ve Lenin’e dönmek, Troçki’nin yazdıklarını ve yaptıklarını bu üç büyük önderle ilişkisi içinde değerlendirmektir.

O halde neden ayrı bir “-izm” olarak Troçkizm? Troçki de tüm ömrü boyunca, Troçkizm diye bir şey olmadığını söylememiş midir? Troçki, Stalinistlerin uydurduğu, Leninizmden ayrı (ve ona düşman) bir ideoloji anlamında Troçkizm olmadığını söylemiştir. Stalinizme karşı mücadelenin ya da enternasyonalizm, dünya devrimi, sürekli devrim vb. görüşlerin ayrı biz “-izm” oluşturmayacağı doğrudur. Fakat bize göre Troçkizm, Stalinizme karşı mücadeleden ya da enternasyonalizm, dünya devrimi, sürekli devrim vb. görüşlerden ibaret değildir. Bunlar elbette olmazsa olmazdır. Fakat Troçkizm bundan daha fazlasıdır. Troçki Marksizmin kurucularının önlerine koydukları görevi bir adım ileri taşıyan Lenin’in yoldaşı ve öğrencisidir. Nasıl Lenin devrimci Marksizmi hayata geçirmişse, Troçki de Leninizmi (dolayısıyla Marksizm ve Leninizmi) hayata geçirmiş ve bunu Stalinizme karşı mücadele bağlamında gerçekleştirmiştir. Troçkizm Lenin’in 1902′de Ne Yapmalı?’yla ilk adımlarını attığı temel sorunun çözümündeki gelinen son noktadır. Bu soru şudur: Yapısı gereği azınlığı oluşturan komünistler oportünizme kaymadan ve kitlelerin geçmek zorunda olduğu mücadele aşamalarını atlamadan işçi ve emekçilerin çoğunluğunu kendi görüşlerine nasıl çekerler? Bolşevik-Leninistler açısından Troçkizm bu soruya verilen en kapsamlı yanıttır ve bu yanıtları her şeyden önce Troçki’nin 1930′lardaki yazılarında bulabiliriz.

İşçi sınıfından ve onun kurtuluşu olan sosyalizmden umudunu kesmiş inançsızların dile getirdikleri iddiaların aksine, ne işçi sınıfı ne de onun devrimci ideolojisi olan Marksist sosyalizm anlayışı (“geleneksel Marksizm”) çökmüştür. SSCB ile birlikte çöken, Marksizmin tahtına ve haklı itibarına göz diken, bunu temsilcisi olduğu bürokrasinin ve onun diktatörlüğünün bekası adına gasp eden Stalinizmdir ve Stalinizm genel kanının aksine Marksizmin bir kolu, çeşidi ya da karikatürü değil, alenen inkârıdır. Bu gerçekle yüzleşmek istemeyen, SSCB’nin (“sosyalizm”in) çöküşünü geçiştiren ya da Marksizme aykırı öznel nedenlerle (“Kruşçev revizyonizm yaptı, Brejnev ihanet etti, Gorbaçov sattı” vs.) açıklamaya çalışan bir anlayışın ne geçmişi (yirminci yüzyılı) ne de ufuktaki büyük enternasyonal işçi mücadelelerini anlaması mümkündür.

SSCB’de çöken işçi devleti ya da sosyalizm değil, Lenin’in ölümüyle başlayan ve 1936 “mahkemeleri” (kitlesel temizlik operasyonu) ile karşıdevrimi tamamlayan Stalinizmin kurduğu totaliter-bürokratik diktatörlüktür. Daha farklı bir açıdan ele almakla birlikte, SSCB’nin dinamiklerini derinlemesine analiz ederek sağlıklı bir işçi devleti olmadığı görüşünü devrimci teorinin gündemine sokan ve sosyalizm düşüncesinin karanlığa gömülmesine izin vermeyen ilk komünist Troçki’dir.

Sosyalizm (ya da, komünizm) Lenin’in Devlet ve Devrim’de ifade ettiği gibi, sınıfların, devletin, sınırların ve ayrımcılığın olmadığı dünya çapında bir sistemdir. Sosyalizm tek bir ülkede, bölgede ya da yerelde kurulamaz. Sosyalizm ancak dünya çapında kurulabilir. Bunun en temel nedeni de, sosyalizmin ortadan kaldıracağı kapitalizmin bir dünya sistemi olmasıdır. Yani yalnızca tek ülkede sosyalizm değil, tek ülkede kapitalizm de mümkün değildir. Kapitalizm ulusları binbir bağla birbirine bağlamış, organik bir dünya ekonomisi yaratmıştır ve onu ortadan kaldıracak olan sosyalizm de ancak dünya çapında kurulabilir. Bu açıdan, komünizmin alt aşamasını ifade eden sosyalizm ile üst aşamasını ifade eden komünizm arasında asli bir fark yoktur.

İşçi sınıfının kapitalizmi ortadan kaldırıp komünist topluma varabilmesi için bir ara aşamadan geçmesi gerekir ki bu geçiş döneminin adı proletarya diktatörlüğüdür (ya da, aynı anlama gelmek üzere, işçi demokrasisidir). İşçi sınıfı, devrimle birlikte burjuvazinin ihtiyaçlarına göre düzenlenmiş olan devlet aygıtını yıkacak, onun yerine kendi ihtiyaçlarına uygun bir devlet (bir yarı-devlet) kuracaktır. Bu devletin idaresinde, kapitalizmde egemen olan demokrasi baş aşağı çevrilecek ve gerçek bir demokrasi haline getirilecektir: İşçi ve emekçilere demokrasi, burjuvaziye diktatörlük! İşçi sınıfı bu demokrasiyi kendi özyönetim organları olan Sovyetler aracılığıyla işletecek, üreten olduğu gibi yöneten de olacaktır.

Burjuvazinin böyle bir yönetimin kurulmasını engellemek için elinden geleni ardına koymayacağını düşünürsek, devrimin barışçıl hayallere kapılmasının ne kadar zararlı olduğunu da görürüz. Engels’in sözlerini her an hatırda tutmak şarttır: “Devrim hiç kuşkusuz olup olabilecek en otoriter şeydir; nüfusun bir kesiminin diğer kesimine topla, tüfekle, süngüyle, kısacası hepsi de fevkalade otoriter olan araçlarla kendi iradesini zorla kabul ettirmesidir.” Devrimi sayısal çoğunluk ya da seçim kazanma olayına indirgemek yanlıştır. Devrim işçi sınıfı ve emekçilerin aktif çoğunluğunun hayatın içinde geniş kitlelerin fiili desteğini arkalarına alıp, gücü ele geçirmesi sonucunda gerçekleşecektir. Fabrikalarda, işyerlerinde, sokaklarda, okullarda, mahallelerde vs. fiilen iktidarı ele geçiren proletarya, sonrasında bu durumu siyasal iktidarın alınmasıyla taçlandıracaktır.

Devrim, siyasal iktidarın ve dolayısıyla devletin bir sınıfın (egemen sınıfın) elinden daha ilerici olan başka bir sınıfın eline geçmesini ifade eder. Fakat devrimler yalnızca üstyapıdaki oynamalardan ibaret değildir. Siyasal iktidarın el değiştirmesiyle birlikte ekonomik ve toplumsal ilişkilerde de köklü bir değişim yaşanır. İktidarı ele geçiren sınıf, toplumu kendi ihtiyaçları uyarınca yeniden kurar. Reformlardan farklı olarak toplumsal devrimin anlamı budur.

İşçi sınıfının devrimi bir ya da birkaç ülkede başlayabilir ve muhtemelen de öyle olacaktır. Fakat bu devrimlerin kapitalizmin diktiği engelleri tamamen ortadan kaldırabilmek için süreklileşmesi ve diğer ülkelere yayılması şarttır, aksi takdirde kapitalizm denizinde yalıtılmış bir ada olarak kalacak ve ekonomik ya da askeri nedenlerle ezilecektir.

Bu nedenle işçi sınıfının devrimi dünya devrimidir. Dünya devrimi, devrimlerin aynı gün aynı saatte, aynı ay ya da aynı yıl içinde değil, aynı tarihsel zaman aralığında gerçekleşmesi demektir. Bir ya da birkaç ülkede gerçekleşen devrimler bazen birkaç ay, bazen birkaç yıl aralıkla, ama art arda gerçekleşen devrimlerle kapitalizmi tüm dünyada ortadan kaldıracaktır. Lenin’in dediği gibi, “zaferin kalıcı olması için proleter devrimi ana kapitalist ülkelerin tümünde ya da en azından birkaçında zafere ulaşmalıdır.” Bu yüzden dünya devrimi sürekli devrimdir.

Proletaryanın dünya devrimi söz konusu olduğunda, herkesin “kendi” ülkesindeki devrim en değerli değildir. Her devrim dünya devrimi terazisindeki ağırlığına göre öneme sahiptir ve bu terazinin ağırlık ölçüsü de, öncelikle, o ülkede kapitalizmin ne derece gelişkin olduğudur. Lenin tam da bu nedenle 1917′den sonra, “Alman devrimi imdadımıza yetişecekse, kendi devrimimizi feda etmeliyiz” demişti, zira Rusya dünya kapitalizminin koluysa, Almanya kalbiydi ve kalp için kol feda edilebilirdi. Yurtseverlerle enternasyonalistleri ayıran çizgi budur.

Bu devrim perspektifine sahip olabilmek için işçi sınıfı ve devrimcilerin daha baştan enternasyonalist bir anlayışla yetiştirilmeleri şarttır. Proleter enternasyonalizmi milliyetçiliğe ve onun incelikli bir biçimi olan yurtseverliğe düşmandır. Lenin’in sözleriyle, “birbiriyle çelişkili iki görevin, yani yurtseverlik ile sosyalizmin bir araya getirilmesi” işçi mücadelesinin sonunu hazırlar. Bunu başarmanın yolu da, yine Lenin’in sözleriyle, “her ülkedeki sosyalistlerin yalnızca düşmanın değil, kendi ülkelerinin de yurtseverliğine karşı amansız bir mücadele yürütmeleri”dir.

Lenin’in ölümüne kadar tüm sosyalist hareketin benimsediği bu enternasyonalist perspektif, Stalinizmin milliyetçi çizgisi nedeniyle unutulmuştur. Oysa işçi sınıfının enternasyonalist mücadele anlayışını benimsemek, daha baştan Stalinizmin egemen olduğu ve bugün sınırları içinde çözülmemiş bir ulusal sorun bulunan Türkiye’de çok daha elzemdir.

Türkiye’de devrimci hareketin ya da işçi hareketinin gerçek başlangıç tarihi 1960 sonrasına sarktığından, yüzyıldan fazla süredir tüm dünyada devam eden tartışmalar, bölünmeler ve kamplaşmalar Türkiye’ye yansımamıştır. Maalesef Türkiye’de sol harekete ilk andan itibaren Stalinizm damga vurmuş ve ayrışmalar bu safın içinde gerçekleşmiştir. Bu durum, nesnel ve öznel başka nedenlerle de birleşince, Türkiye’de devrimci Marksist bir gelenek yaratılamamıştır. 12 Eylül yenilgisine SSCB’nin çözülme süreci de eşlik ettiğinden sol hareket içinde Stalinizmle arasına belli bir mesafe koyan akımlar ortaya çıkmıştır. Bunlardan bazıları bu ayrışmayı ancak Stalin vurgusunu azaltacak kadar ilerletmiştir. Sorgulamayı biraz daha derinleştiren kesimler ise, Stalinizmi yanlış kavradıkları için, sorunu Stalinizmin birtakım teorik önermelerinde aramış ve bazısı enternasyonalizm ve dünya partisi vurgusuna odaklanırken, bazısı SSCB’nin değerlendirilmesi üzerinden kendisini var etmeye çalışmıştır. Yani Stalinizmden koptuğunu iddia eden kesimler, yanlışı “yukarılarda” bir yerlerde, teorinin yüce semalarında aramış ve bu yüzden Stalinizmle bağlarını koparamamışlardır.

Oysa Stalinizmi SSCB’nin sınıf niteliği, enternasyonalizm, Enternasyonal parti, devletçilik vb. gibi teorik meselelerdeki yanlışlarda aramamak gerekir. Stalinizm her şeyden önce bir ilişki kurma biçimi, bir örgütlenme tarzı, bir yaşam biçimidir. Elbette teorik yanlışlıkları had safhadadır, ama Stalinizm, her şeyden önce, kendisi dışında herkesi kullanılacak bir araç olarak gören, etrafa kesif bir güvensizlik kokusu yayan, samimiyetsizliği ve çıkarcılığı düstur edinen, kitlelere inançsız, kendi tabanından bile kopuk bir örgütlenme biçimidir.

Bu açıdan bakıldığında, Türkiye’de kökeni Stalinist örgüt ve partilere dayanan siyasetlerin hiçbiri Stalinizmden kopamamıştır ve örgütlenme biçimleri, farklı derecelerde de olsa, hâlâ Stalinizmle maluldür. Türkiye’de Troçkist hareket ise maalesef bir devrimci örgüt kurma hedefi olduğunu hiçbir zaman gösterememiş, üstüne üstlük düşmanın eline Troçkizmi “masa başı devrimciliği” olarak damgalama kozu vermiştir. Militan’ın diğer siyasetlerden ayrı durmasının temel nedeni budur.

Militan için, ayrı durmak çeşitli düzeylerde devrimci dayanışma ve işbirliğini dışlamaz. Militan’ın yalnızca kendi bireysel çabaları sonucu bir devrimci partinin kurulacağı gibi bir düşüncesi yoktur ve kapısı yalnızca ilkesiz birlikteliklere kapalıdır.

Aynı şekilde, sol harekete Stalinizmin damga vurmuş olması Militan’ın bu topraklardaki (ve diğer ülkelerdeki) devrimci değerleri ve kavgada yitirdiklerimizi sahiplenmediği anlamına gelmez. Kapitalizme ve burjuva devletine karşı dövüşerek ölenler, yanlışlarıyla doğrularıyla devrimci mirasımızdır ve burjuvaziye karşı (hattâ kimi zaman da, onları yanlış politikalarına alet edenlere karşı) eğip bükmeden savunulmayı hak etmektedirler.

Keza bu topraklarda mücadele yürüten diğer muhalif hareketler de sınıf perspektifi terk edilmeden sahiplenilmelidir, zira işçi sınıfı ancak toplumdaki diğer muhalif hareketleri kucakladığı oranda büyük bir sınıf olacaktır. Dahası işçi sınıfı bu muhalif hareketlere sahip çıkmadığı oranda, onları burjuvazinin kucağına itecektir. Burada aslolan, bu muhalif hareketlerin sorunlarını küçümsemeden sahiplenirken, Marx’ın tabiriyle, mülkiyet sorununu ön plana çıkarmaktır.

Yaşadığımız topraklarda ulusal sorun Kürt sorunu çerçevesinde muazzam önem taşımaktadır. Ezen ulusun komünistleri olarak ezilen ulusa mensup bir işçi ve emekçiye onu ve bizi ezen burjuvalarla ortak yanımızın olmadığını sözle değil, ancak eylemle gösterebiliriz, yani ulusal baskıya, ezilen ulusa uygulanan şiddete kayıtsız şartsız karşı çıkar, ayrılma hakkı da dâhil olmak üzere kendi kaderini tayin etme hakkını tanır, bu uğurda Kürt hareketine iğne batırmadan önce, Türk burjuvazisine ve onun sinsi temsilcilerine çuvaldız batırırız.

İşçi sınıfı “kendi” burjuvazisi tarafından ezilen uluslara uygulanan baskıya karşı çıkarak, onların özgürlüklerini tanıyarak ve bu uğurda mücadele ederek bu ilişkiye ortak olmadığını, aksine ezilen ulusun işçi ve emekçileriyle aynı davaya bağlı olduğunu gösterebilir. Aksi takdirde enternasyonalizm ilkesi boş bir laf olarak kalır. Bu anlamda Marksistlerin programı ezilen ulusa destek verilmesinden önce, ezen ulusa karşı çıkmak üzerinden şekillenir.

Bir ulusal harekete “seni ancak sosyalist olursan desteklerim” demek, özünde, sosyalizme kadar ulusal baskının devam etmesi anlamına gelir. Oysa ulusal sorun, özü itibariyle, burjuva-demokratik bir sorundur ve sosyalizme havale edilmesine gerek kalmadan kapitalizmde de çözülebilir.

Ulusal hareketin asli niteliği (burjuva-demokratik) ayrıdır, ezilen ulusun emekçilerinin tüm taleplerinin gerçekleşmesi amacıyla mücadeleyi genişletmek ve ilerletmek için verdikleri çaba ya da duydukları istek ayrıdır. Bunları birleştirmek enternasyonalizmi ilke edinmiş komünistlerin görevidir. Fakat komünistler bu birlikteliği sağlayamadıkları takdirde ya da sağlanmadığı için demokratik talepler meşruiyetini yitirmez.

Ezilen ulusun özgürlüğüne kavuşması ezen ulusa mensup işçi ve devrimcilerin dolaylı değil, doğrudan yararınadır. Lenin’in de dediği gibi, her ezilen ulusun burjuva milliyetçiliği, baskıya karşı yönelmiş olan genel bir demokratik içerik taşır ve ulusal ayrıcalıklar sağlama eğiliminden, yani şovenizminden kesin olarak ayırt ederek kayıtsız şartsız desteklediğimiz işte bu içeriktir.

Stalinizmin özellikle de Soğuk Savaş döneminde kapitalist ülkelere karşı ittifak arayışı içinde epey bir çarpıttığı ve sonu üçüncü dünyacılığa kadar varan Marksizm dışı görüşlerin aksine, “ezilen ulus” derken kastedilen ulus-devletini kurmuş olmasına karşın emperyalist hiyerarşide ve uluslararası kapitalist rekabette geri kalmış, kendinden güçlü devletlere karşı tutunamayan ve bu nedenle ekonomik bağımlılığı had safhaya çıkan ulus değildir. Kapitalizmde ekonomik bağımsızlık zaten olanaksızdır ve bu yüzden siyasal bağımsızlığı buna endekslemek saçmadır.

Militan, Türkiye sol hareketindeki iki kuyrukçuluk tarzını da reddeder. PKK hareketinin sosyalizme görünüşteki bağlılığını sorgulamak yerine, kitlelerde yanılsama uyandırarak destek gösteren kuyrukçulara da (sonrasında bunların bir kısmı PKK “sosyalist” olmaktan vazgeçtiği için “eleştiri”ye geçip küsmüş, diğer kısımsa yeni anlayışa çarçabuk uyum sağlayıp, kraldan çok kralcılıkla Kürt milliyetçiliği yapmaya başlamıştır); Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkını tanımak için sosyalist olmalarının gerekmediği doğrusunu tek doğru kabul eden, tepki görme korkusuyla gerçek kurtuluş için sosyalist olmanın gerekli olduğunu söylemeyen, ajitasyon ve propagandasının merkezine bunu koymayan, yani ulusal sorunu proleter devrimine tabi kılmayan kuyrukçulara da prim vermemek esastır. Başka bir deyişle, Kürt hareketini Türk burjuvazisine karşı kayıtsız şartsız desteklememiz, bu harekete dair kendi görüşlerimizi yutacağımız anlamına gelmez. Ezen ulusa karşı bağımsızlık mücadelesi veren bir halkı ezen ulusa karşı şartlar koymaksızın savunmak kadar, gerçek huzurun bu temelde gelmeyeceğini söylemek de boynumuzun borcu ve komünistliğin temel şartıdır.

Ulusal soruna dair yanlış yaklaşımlar, temelde, ulus-devlete ve emperyalizme dair ve dolayısıyla aslında kapitalizme dair yanlış yaklaşımlardan kaynaklanmaktadır. Kapitalizmi, kapitalizmin kuruluş tarzını (burjuva devrimleri vs.), sistemin temel dinamiklerini, önceki toplum biçimlerinden farkını anlamadan ulus-devlet ve emperyalizm sorunlarını anlamak mümkün değildir.

Kapitalizm esasen özel mülkiyete dayalı, üreticilerin üretim araçlarından (üretimin nesnel koşullarından) kopartıldığı bir mülkiyet biçiminin egemen olduğu, üretimin ihtiyaca göre değil, kâr uğruna yapıldığı ve dolayısıyla her şeyin alınıp satılabilir bir nesneye, yani metaya dönüştüğü, ilk dünya sistemi olan bir sınıflı toplum biçimidir. Kapitalizmin temel özellikleri üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet, onun sonucu olarak geniş bir ücretli köleler yığını ve işçilerden çekip alınan artı-değer sayesinde genişleyen bir sermaye birikimi, ulus-devlet ve (metaların değerinin satış yoluyla gerçekleştirildiği) uluslararası pazardır. Kısacası, kapitalizm her şeyin bir satış fiyatına indirgenmesini sağlayan genelleşmiş meta ekonomisidir.

Her ulus-devlet, farklı sermaye gruplarının varlığını ve onların asli pazar alanlarını ifade eder. Lenin’in de dediği gibi, meta üretiminin tam zaferi için burjuvazi yurtiçi pazarı ele geçirmek, aynı dili konuşan bir halkın yaşadığı bölgeleri siyasal bakımdan birleştirmek zorundaydı. Ulus-devlet bunun bir ifadesidir. Ulus-devletin kapitalizmin egemenliği altında aşıldığını, ulus-devletsiz bir kapitalizmin olabileceğini söylemek, özel mülkiyetsiz bir kapitalizm olabileceğini söylemek kadar yanlıştır. Başka bir deyişle, kapitalizm var olduğu sürece ulus-devletin (ve özel mülkiyetin) aşıldığı ya da aşılabileceği düşüncesi ya bir çarpıtmayı ifade eder ya da ulus-devletlerden birinin diğeri tarafından yutulma arzusunu! Ulus-devlet tarihsel açıdan miadını doldurmuş olmasına karşın, kapitalizm var olduğu müddetçe ortadan kalkması mümkün değildir.

Emperyalizm (ya da bugün kullanılan başka bir tabirle, küreselleşme), kapitalizmin en yüksek aşamasıdır. Bu aşamada, kapitalizmin zaten var olan özellikleri daha da belirmiş ve mali sermayenin dünyayı esasen nüfuz alanları temelinde paylaştığı ve yeniden paylaştığı bir tekelci egemenliğe dönüşmüştür. Bu yüzden, kapitalizme karşı çıkmadan emperyalizme karşı çıkmak mümkün değildir.

Emperyalizm dönemiyle sömürgecilik dönemini birbirinden ayırmak gerekir. Emperyalizm çağında burjuvazi açısından siyasi ilhak ve sömürgeleştirme (siyasi ve askeri bağımlılık) olmazsa olmaz değildir. Üretim araçlarının gelişmişlik seviyesi ve piyasa mekanizmaları siyasi bağımsızlığa sahip bölgeleri de sermayenin kendi nüfuz alanına dâhil edebilmesini sağlamakta, hattâ bunu daha ekonomik hale getirmektedir. Mesela ABD ordusu tam da bu nedenle yıllardır Irak’tan çekilmenin hesaplarını yapmaktadır.

Her sosyo-ekonomik şekillenmede üretim araçları kendine özgü bir biçim geliştirir. Belirtildiği üzere, kapitalizmde bu biçim, özel mülkiyet, ulus-devlet ve uluslararası pazardır. Üretim araçları ile üretim biçiminin uyumlu birlikteliği o toplumun tarihsel bakımdan görece dengede olduğu bir dönemdir. Fakat zamanla, eski toplumun bağrında eski üretim araçlarına uygun olarak şekillenmiş mevcut üretim biçimine ters düşen yeni üretici güçler ortaya çıkar ve bu araçlar da daha önce olduğu gibi kendi devrimci biçimini aramaya girişir. Bu çelişki zamanla bir çatışmaya dönüşür.

İşte bu çelişki bağlamında, emperyalizm, burjuvazinin bizzat geliştirdiği üretim araçlarını artık dizginleyememesinin bir sonucudur. Gelişkin üretim araçları, özel mülkiyeti, ulus-devleti ve uluslararası pazarı bir deli gömleği olarak görüyor ve bunlardan kurtulmak istiyor. Yeni üretim araçları, kendi gelişimini hızlandıracak bir biçim (siyasi ve hukuki bir ifade) arıyor.

Bunu gerçekleştirecek, biçim ile özün yeniden uyumlu hale gelmesini sağlayacak şey işçi sınıfının dünya devrimiyle kurulacak olan komünizmdir. Tekrarlamak gerekirse, bağımsız üreticilerin mübadele için üretimine dayalı piyasa ekonomisi kaldırılmalı ve yerine birbirine bağlı üreticiler topluluğunun (ya da komününün) merkezî, planlı, ihtiyaca göre üretimini ifade eden dünya çapında örgütlenmiş bir üretim tarzı almalıdır.

Tam da bu nedenle bilimsel sosyalizm laftan ibaret olmayıp, bir gerçekliği ifade eder. Bilimsel sosyalizm, yaşadığımız toplumun bilimsel analizine dayalı olarak geliştirilmiş, öznel niyetlerden bağımsız bir gerçekliğe işaret eden bir teoridir.

Bilimsel sosyalizmin bu perspektifinden yoksun olunca, emperyalist ilişkileri ve Türkiye’nin bu ilişkilerdeki rolünü anlamak da mümkün olmamaktadır. TC’yi göbekten bağımlı bir piyon ya da pasif işbirlikçi olarak gören yaklaşım on ya da yirmi yıl önce de yanlıştı, ama bugün hiç olmadığı kadar yanlıştır. Türkiye bir etkisiz eleman, emperyalistlerin acentesi ya da (asli kapitalist unsur değil, yandancı olduğunu ifade eden bir deyimle) “işbirlikçisi” değil, bizatihi emperyalist bir güçtür. Yakın dönemdeki İsrail krizi vb., Türkiye’nin emperyalist çıkarlarının, hamlelerinin ve emellerinin en sembolik örneğidir.

Bu yaklaşım tarzı, devrimcilerin başını en çok da savaş dönemlerinde ağrıtacaktır. Türkiye’yi kendi emperyalist çıkarları olan bir burjuva devleti olarak görmek yerine, çeşitli şekillerde meşrulaştıranlar, emperyalizm çağının ayrılmaz bir parçası olan emperyalist savaşlar patlak verdiğinde yurtsever söylemlerle burjuvazinin kuyruğuna takılmaktan kurtulamayacaklardır.

Bu yaklaşımdan uzak duran komünistler ise, burjuvazinin kendi nüfuz alanını genişletmek için giriştiği diplomatik hamlelerin yetersiz kaldığı yerlerde kaçınılmaz olarak patlak veren emperyalist savaşları haksız savaşlar olarak görecek, “anavatan savunması” kılıfı altında farklı ülkelerdeki proleterlerin kapitalist kâr arzusu için birbirlerine kırdırılmalarına karşı çıkacak, silahların burjuvaziye çevrilmesi ve burjuvaziye karşı uzlaşmaz sınıf savaşının devam ettirilmesi çağrısında bulunacaklardır.

Türkiye sömürge, yarı-sömürge, bağımlı, mazlum, ezilen, faşist vb. bir ülke ya da devlet değildir. Türkiye sermaye birikimi ve uluslararası piyasalarla bütünleşme sürecine az çok paralel olarak burjuva-demokratik kurumlarını da farklı düzeylerde geliştirmiş ve halihazırda burjuva demokrasisiyle yönetilen bir ülkedir.

Kapitalist devletin niteliğini anlayamamaktan kaynaklı olarak, burjuva devletinin uyguladığı şiddete bakarak “faşist” yaftası yapıştırmanın Marksizmle alakası yoktur, zira baskıcı olmayan, tahakküm aracı işlevi görmeyen, farklı ülkelerde, sınıf mücadelesinin hem tarihsel hem de o anki aşamasına uygun olarak anti-demokratik yönleri sivrilmeyen bir devlet yoktur. Devlet, egemen sınıfın baskı ve yönetme aracıdır. Bu nedenle devletin tanımını yaparken, tek başına, şiddet uyguluyor olması üzerinden hareket etmek yanlıştır. Devlet zaten baskı uygulamak için vardır.

Faşizme gelince, faşizm aşırı şiddet, en baskıcı yönetim, salt terörün egemenliği vb. demek değildir. Faşizmi işçi devrimiyle ilişkisi içinde değerlendirmek gerekir. Bazen sınıf mücadelesinin keskinliği ve burjuvazinin toplumu içine ittiği bunalım öyle bir noktaya ulaşır ki bu aşamada artık hiçbir sınıf mücadeleyi burjuva yasalarının mevcut biçimine ve parlamenter sisteme bağlı kalarak yürütmek istemez. Bu koşullarda, eğer proletarya devrim yapıp iktidarı ele geçiremezse, köşeye sıkışmış, işçi devrimi tehdidini derinden hisseden burjuvazi, ihanetlerle ve sivil faşist güçlerin darbeleriyle sarsılan işçi ve emekçilere yanıtını şiddetin üzerindeki kılıfı kaldırarak verir. Burjuvazi derhal gücü tek bir merkezde toplar, işçi sınıfının ve diğer devrimci ya da demokrat kesimlerin örgütlülüklerini dağıtır, toplumda bir terör ortamı yaratır. Ve şiddette sınır nedir bilmeyen, bu sınırı aşma eylemini belli bir yöne (sınıfa) doğru akıtan, toplumdaki bütün “özerk” bölgeleri kendi tekeline alan bir devlet biçimi kurar. Bunlar faşizmin bütün güç araçlarını ve toplumsal kurumları tek bir elde toplayıp, (en azından tepe noktasında) özerkliğine son vererek yönettiğini ifade eder. Fakat faşizm ayrı bir sosyo-ekonomik şekillenme, ayrı bir toplumsal sistem değildir. Faşizm iktidara nasıl taşınırsa taşınsın, hangi özgül niteliğiyle temayüz ederse etsin, mali sermayenin, tekelci burjuvazinin diktatörlüğüdür.

Bugün Türkiye’de böyle bir yönetim tarzı yoktur. Uygulanan şiddetin devlet biçimi faşizm değil, burjuva demokrasisidir. Burjuva demokrasisi diye bir kavramın varlığını kabul edip, yani bunun özünde burjuvaziye demokrasi, işçi ve emekçilere diktatörlük demek olduğunu tanıyıp, sonra gördüğü her sosyalist-olmayan hükümete “faşizm” sıfatını yapıştıran bir devrimci tutum her şeyden önce bir tutarsızlık örneği, en sonunda da sınıfa ihanettir. Burjuva demokrasisi tam da böyle ikili bir niteliğe sahip olduğu (yani bir ucu demokrasi, bir ucu diktatörlük olduğu) için, ülkeden ülkeye farklılıklar gösterir. Kapitalizmin daha erken geliştiği ve proletaryanın daha uzun süre mücadele yürüttüğü ülkelerde, genel olarak, burjuva demokrasisinin sınırları daha geniştir.

Dolayısıyla tek bir kapitalist model, ideal bir burjuva demokrasisi, sınıfsız saf bir demokrasi yoktur. Demokrasiler arasındaki eşitsizliğin nedenlerini kapitalist gelişimin doğasında ve gelişme dinamiklerinde aramak ve bu nedenle kapitalizmin kendisini sorgulamak gerekir, yoksa “Türkiye’de demokrasi yok” diyerek Batı tipi demokrasileri idealleştirmek, meşrulaştırmak liberallere yaraşır, komünistlere değil.

Burjuva demokrasisinin var olduğu koşullarda, demokratik kurumlara ve kitle örgütlerine yaklaşım hayati öneme sahiptir. Mücadelenin doğru aşamasında, doğru perspektifle ve doğru taktiklerle bu kurumlara sızamayan bir örgütlenmenin devrime ulaşma olanağı yoktur. Bolşevik-Leninistler açısından bu kurumların her zaman bir çatısının olması gerekmez, bizim dışımızda başka bir yerde, işçi kimliğiyle ya da muhalif kimliğiyle örgütlenmiş bir kitle sırf bu nedenle bile dikkate alınmayı hak eder.

Türkiye’de özellikle de 2007′den itibaren başlayan direniş ve grev dalgası bir kez daha göstermiştir ki işçi sınıfının geçmek zorunda olduğu zorunlu aşamalarda onunla birlikte yan yana mücadele etmeyen, onunla ekmeğini paylaşmayan, birlikte toz yutmayan, dayak yemeyen, ekonomik mücadelesini kazanması için disiplinli bir şekilde didinmeyen bir örgütlenme nal toplamaya mahkûmdur. Kadrolarını işçi sınıfının en aktif, en hareketli kesimlerinin mücadelesi içinde yetiştirmeyen, mücadeleye atıldıkları ilk andan itibaren işçi sınıfını somutta, sınıf mücadelesi içinde görmeye, tanımaya ve örgütlemeye teşvik etmeyen, devrimci niyetleri olan unsurlarını sabırla anlatmaya alışacakları yerlere yollamayan örgütlerin, disiplinli, sağlam, işinin ehli, tuttuğunu koparan Bolşevik militanlara sahip olma olanağı yoktur.

İşçi sınıfı ekonomik mücadele yürütmeden, reform mücadelesi vermeden devrim mücadelesi veremez. Tek tek işçilerden değil de, kitlelerden bahsediyorsak, mücadele deneyimleri ve dersleri kitaplardan değil, bizzat yaşayarak, deneyip görerek elde edilir. İşçi sınıfına ve diğer emekçilere bu fırsatı tanımadan, “dışarıdan bilinç” getirdiği zehabına kapılarak, işçileri sınıf mücadelesinden koparıp kendi dar grubuna katmaya çalışmanın, kendi tembelliğinin teorisini yapmanın (“bir an önce ekonomik mücadeleni bırak da siyasal mücadeleye gel”) devrimcilikle bir alakası yoktur. Bu tutum, kitlelerin geçmek zorunda oldukları zorunlu aşamalarda onlarla birlikte mücadele etmeden, hariçten gazel okuyanların tutumu kadar yanlıştır.

İşçi sınıfının en köklü örgütleri olan sendikalara da bu perspektifle bakmak şarttır. Sendikaların tarihi sendika bürokrasisinin tarihidir. Bu gerçeği dikkate alarak, sendikalarla sendika bürokratları arasında ayrım yapmak, işçi sınıfının bu en temel örgütlenme biçimine sahip çıkmak gerekir.

Militan olarak, sendikalarda bürokrasi var diye işçi sınıfının bu en temel örgütlerini bırakması ve yeni, temiz işçi örgütleri kurmasını gerektiğini söyleyenleri, yani adını koyalım, imama kızıp namazı terk edenleri burjuvazinin ücretsiz akıl hocaları olarak görüyoruz. Sendikalarda ya da diğer kitle örgütlerinde bürokrasinin varlığı sendikaları terk etmeyi değil, ilkeli ve esnek bir yaklaşımla tabanda faaliyet yürütmeyi gerektirir.

İşçi sınıfı devrimcilerinin kendileri dışındaki bir işçi kitlesiyle (ister bir sendikada, ister bir reformist partide, ister grev-direniş alanında olsun) bağ kurarken tutundukları temel ilke, pedagojik uyumdur: İşçi kitlelerinin verili bilinç durumuna ya da sınıfın geri katmanlarına siyasi uyum sağlamaksızın, devrimci ilkelere bağlı kalarak öğretici bir perspektif belirlemek, yani pedagojik uyum sergilemek gerekir. Troçki’nin bize öğrettiği gibi, işçi sınıfının uzansa bile tutunamayacağı kadar ileri atılmak yerine, tempolu koşmak gerekir. Bu yaklaşımı reddetmek, sağlıksız bir reformizm korkusundan kaynaklanır: Sağlıksız bir korkudur, zira reformizmden duyulan korku, reformizm pisliğine bulaşmamak gibi haklı bir kaygıdan değil, sözde devrimcilerin kendi reformist özlerinin açığa çıkacak olmasından kaynaklanmaktadır.

Bu yaklaşım yalnızca işçi kitlelerle kurulan ilişkide değil, enternasyonal komünist alanda da geçerlidir. Maalesef bugün enternasyonal Troçkist hareketteki dağınıklık, ülke içindeki işçi hareketinin durumundan çok da farksız değildir. Enternasyonal parti, her şeyden önce bir program ve ondan çıkan stratejik, taktiksel ve örgütsel yöntemlere ilişkin bir sistemdir. Militan için, enternasyonal alanda kurulacak samimiyetsiz, ilkesiz, aceleci birliktelikler yerine, “küçük” ama sağlam adımlarla ilerlemek esastır.

Enternasyonal alanda, Troçki sonrası yetmiş yılın muhasebesini yaparken, meseleyi yalnızca nesnel zorluklarla açıklayan ve hiçbir özeleştiri vermeyen siyasetlerin işçi sınıfının dünya partisinin inşasında anlamlı bir rol almaları mümkün değildir. İşçi sınıfı devrimciliğinden umudunu kesmiş, kadın, çevre, küreselleşme-karşıtı vb. hareketlerden medet uman kesimler ise, bize uzak burjuvaziye yakın olsunlar!

Bolşevik-Leninistler açısından, işçi sınıfına ikame dinamikler arayanların ne ulusal ne de uluslararası planda devrimci bir parti kurmaları mümkündür. Ama aynı şekilde “ikame dinamik” diye önümüze çıkarılan sorunları küçümseyenlerin de başarıya ulaşması mümkün değildir. Bunların başında da kadın sorunu gelmektedir.

Günümüze kadarki tüm yazılı tarih sınıf mücadeleleri tarihidir, ama aynı zamanda kadının ezilmesinin, aşağılanmasının ve yok sayılmasının tarihidir. Sorunu yalnızca ilk kısımla (işçi sınıfının ezilmesiyle) sınırlayan ya da kadınların maruz kaldıkları kaba ezilme biçimlerini görmekle yetinip, ince, incelikli ayrımcılık ve ezme biçimlerine göz kapayarak, “neticede bütün işçiler eziliyor” diyen bir devrimci hareket yenilmeye mahkûmdur.

Erkeklerin insanlığın ilk günlerinden bu yana kadınlardan üstün bir konumda oldukları görüşü büyük bir yalandır. Nasıl ki kapitalizm yanlıları sınıflı toplumu ve kapitalistlerin egemenliğini meşrulaştırmak için toptancı bir yaklaşımla “insan doğasında eşitsizlik var, insanlar birbirleriyle çekişmeye mecburdur” türünde boş genellemelerle kapitalizmin insanın değişmez yazgısı olduğunu iddia ediyorlarsa, aynı şekilde erkek egemenliğinden, kadınların ezilmesinden yana olan kesimler de erkeğin “üstünlüğünü” birtakım doğal nedenlere dayandırmaya çalışıyorlar. Marksistler bu yaklaşımı reddeder ve bu tür görüşlere karşı kendi araçlarıyla savaşırlar.

Kapitalizm, kadınları kitleler halinde üretim sürecinin içine çekerek aslında özgürleşmelerinin önündeki en büyük engeli kaldırmıştır. Fakat kapitalizm bunu kendi bildiği tarzda, bir eşitsizliği düzeltirken başka eşitsizlikleri yeniden üreterek ve keskinleştirerek yaptığı için sorun ortadan kalkmamıştır. Önceden kural olarak yalnızca ev içinde çalışan kadınlar, toplumsal çalışma hayatının içine çekilmişlerdir, fakat ev içi kölelik bağlamındaki değirmen taşları hâlâ kadınların boynunda asılı durmaktadır. Böylece kadınlar hem dışarıda hem de ev içinde çalışmakta, bir değil, iki kat ezilmektedirler. Dahası kapitalizmin, diğer sınıflı toplumlarda da var olan insanlık dışı eğilimleri uç boyutlara taşıdığını da unutmayalım. Bu bakımdan, kapitalizmin kadınları içine ittiği berbat koşulları Doğu-Batı karşıtlığına ya da “geri Türkiye-ileri Batı” ikiliğine başvurarak açıklamak kabul edilemez.

Militan, sınıf sorunundan ve sınıf mücadelesinden bağımsız bir kadın sorunu olabileceğini reddeder. Fakat sınıf sorunundan bağımsız bir kadın sorununun olmadığını söylemek, sınıf sorununa bağlı başka hiçbir sorun olmadığı, kadın sorununun, deyim yerindeyse, özerkliği olmadığı anlamına gelmez. Bunun somuttaki anlamı, gerçek çözümün sınıfsız toplumda olduğunu bilmemize karşın, kadın sorununun çözümü için bugünden başlayarak çalışmak, sorunu sosyalizme havale etmemektir. Bu yüzden erkeklerle kadınların mücadelesinin ayrı yürütülmesi gerektiğini savunmak ne kadar yanlışsa, “erkeği kadını bir, hepimiz eziliyoruz” söyleminin arkasına sığınarak, kadınların cinsiyet baskısına karşı mücadelesinin boşlanması da aynı derecede yanlıştır. Tıpkı ezen ulusun mensubu bir komünist gibi, ezen cinse mensup bir komünist de, “iyi ama ben bir şey yapmıyorum” şeklinde bireysel bir yaklaşım sergilemek yerine, nesnel gerçekliği tanıyıp, o nesnelliğin parçası olmadığını, bu baskıyı reddettiğini eylemde, yani davranışlarıyla kanıtlamalı, ezilen cinsin güvenini kazanmak için (laf üretmeyi değil) çaba harcamayı tercih etmelidir.

Aynı şekilde, cinsel tercihlerinden ötürü toplumda ayrımcılığa maruz kalan kesimlerin haklarını korumak ve onların mücadelesini sınıf mücadelesi temelinde ortaklaştırmak da devrimci Marksistlerin görevidir.

Dil, din, mezhep, ırk, renk, etnik köken, cinsiyet, cinsel tercih vb. nedeniyle ezilen, dışlanan, hor görülen ya da çeşitli şekillerde ayrımcılığa maruz kalan kesimlerin haklarını sınıf mücadelesinin araçlarıyla savunmak devrimci proletaryanın görevidir. Proletarya bu sorunlara sahip çıktıkça ve çıktığı oranda mücadelesini yaygınlaştırabilir, sınıfının gerçek gücünü görebilir. Yaşadığımız topraklarda Kürtlere olduğu gibi, Ermenilere ve Alevilere yönelik ayrımcılık da bu konuda özellikle hassas olmayı ve işçi sınıfının enternasyonalist bakış açısını benimsemeyi şart koşuyor.

Marksistler açısından çevre sorununun sorumlusu kapitalizmdir. İnsanla insan arasındaki ilişkileri en alt seviyeye düşüren kapitalizmin, insanın doğayla ilişkisini sağlıklı bir temele oturtması beklenemez. Hava kirliliği, küresel ısınma, kuraklık, nükleer ve kimyasal kirlilik, ormanların yok edilmesi vb., bugünden mücadele kapsamına alınması gereken sorunlardır, ama çözümü ancak insanın insanla ilişkisinin insanca bir temele oturtulduğu bir toplumun kurulmasıyla mümkündür. İnsanın doğayla ilişkisi ancak sınıflı toplumu ortadan kaldırıp, insanlar arasındaki ilişkileri insanileştirdiğinde kendi değerlerimize uygun bir hal alacaktır.

Kitlelerin bilincinde sosyalizm düşüncesinin SSCB ve benzeri baskıcı devletlerle özdeşleşmiş olması nedeniyle, sözde “sosyalist” ülkelerin çöküşüyle oluşan enkazın altında tüm işçi hareketi ve muhalif güçler kalmıştır. Örgütsüzlüğün, ideolojik karmaşanın, sınıftan kaçışın ve moral bozukluğunun hüküm sürdüğü bu yıllara burjuvazinin yoğun ideolojik bombardımanı da eklenince, sınıf hareketinin beli iyice bükülmüş, mücadeleden yana umutsuzluk artmış, toplumu dönüştürecek “yeni” dinamikler arayışı hızlanmıştır. Fakat uzun vadede tarihin mezara gömdüğü işçi sınıfı değil, karşıdevrimci ve sınıf uzlaşmacı görüşler olmuştur. Enternasyonal bir sınıf olan proletarya dünyanın her ülkesinde yaralar almış olsa da, hâlâ dimdik ayakta olduğunu göstermiştir. İşçi sınıfının uykuda olduğu dönemde kurtuluş yolu olarak pazarlanan kadın ve eşcinsel hareketi, yeşiller, küreselleşme karşıtları, öğrenci hareketi, kimlik siyaseti, vb. dinamikler, ancak devrimci işçi hareketiyle ilişkisi içinde anlam kazanabilir ve gerçek çözümler sunabilir.

Kapitalizm gücünü örgütlüğünden alır. Kapitalizmde egemen sınıf burjuvazi o kadar örgütlüdür ki egemenliğini biz işçi ve emekçiler aracılığıyla uygular! Önceki sınıflı toplumlardan farklı olarak, kapitalizm iktidarını mülksüz işçi ve emekçileri çalıştırarak muhafaza eder. Demek ki sıkı bir örgütlenmeyle daha baştan burjuvaziyi güçsüz kılmak mümkündür, zira burjuvazi bizler olmadan yönetemez, bizleri çalıştırmadan ayakta kalamaz. Bu yüzden yapmamız gereken örgütlenmek, militan bir sınıf mücadelesi saflarında birleşmektir.

Son olarak, sözü Lenin’e bırakalım: “Devrim patlak verip tüm hızıyla ilerlerken, herkes devrimin dalgasına kapıldığı için, devrim bir moda haline geldiği için, hattâ bazen sırf kariyer yapmak için devrim saflarına katılırken, devrimci olmak zor değildir. Koşulların doğrudan açık, gerçekten kitlesel ve gerçekten devrimci bir mücadele için henüz uygun olmadığı bir dönemde devrimci olmak, devrimin çıkarlarını (propagandayla, ajitasyonla ve örgütlülükle) devrimci dalganın dipte seyrettiği koşullarda devrimci olmayan kurumlarda ve çoğu zaman düpedüz gerici olan kurumlarda, devrimci mücadele yöntemlerinin gereğini henüz anlayamamış kitleler arasında savunmak çok daha zor, ama çok daha değerlidir. Kitleleri gerçek, kesin ve nihai devrimci mücadeleye götürecek olan somut yolu ya da olayların özel seyrini arayıp, bulup, doğru bir şekilde saptayabilmek, işte komünizmin görevi budur.” Militan olmak yalnızca en ileri mücadelelerde, işçi ve emekçilerin zaten koşar adım ilerledikleri yerlerde değil, işçi sınıfının en temel, en basit, en “reformist” mücadelelerinde de devrimci çizgiyi, sınıf çizgisini korumak, sınıf çizgisinde militan olmaktır. Militan olmak tek başına radikal olmak değil, kitleleri de militan hale getirmektir.